HUZURSUZ İNTİHAR

Posted in Uncategorized on Kasım 11, 2010 by mmkaraaslan

Huzursuz bır ıntıhardı aradakı çelik tülü aralayıp
ardını görmeye çalışmak.
senı vıran eden gerceği solumak,oturup kendı buruk kanını içmekti
hayat için, kahkahalar atarak…
bunu yaptın ve hayatın senden yapmanı ıstedığını yaptın.
Ve “bırısı” oldun onun gıbı;
sen ve senın gıbılerın anlamını sorguladığı……
sen ve senın gıbıler dıyorum;artık…
Yaşadığın her”an”ı “anı”ya döndürebilme erdemine uzansaydın
ardımdan gelen yel SEN olacaktın,
acıdan geçip güzelleşecek
zamanı hep sen belirleyecektın.
karanlıklar kantıne yağacak yağmurdu
hayat savaşının ortasındaki çocuk yüzün,
hayatın sana yaptığı makyajı kabullenmeseydin..
huzursuz ıntıhara surukleyen o celık tulun ardıydı;
korktuğun gerçekler..

Hayalet

Posted in Uncategorized with tags on Kasım 11, 2010 by mmkaraaslan

Okumaya değer bir şey yazabildiğim pek söylenemez. Öyle olduğunu hayal ederim. Müzikten anladığım konusunda tartışılsa da genel olarak eksper olduğumu hayal ederim. En çok hep sevdiğimi hayal ederim. Hayaletim…

Fakirin serveti aşktır!

Posted in hayata dair with tags , , , , , , , , , on Mart 24, 2010 by mmkaraaslan

Sevgiliyle pembe panjurlu bir evin hayalini kurdururdu eski Türk filmlerinde aşıklar. Nasıl bir döneme geldiysek artık, aşk filmleri köşklerde geçiyor. Beyaz Mercedesiyle geliyor prensler, prensesler kadar güzel kızları almaya. Birlikte bir alışveriş merkezinin Starbucksında bir kahveye 7 lira verebilme ihtimali üzerine kurulu flört hayalleri… Hal böyle olunca baharın ilk günlerinde gönlü kıpır kpır eden Türk genci ne yapsın?! Kusura bakmayın; bir ilişki yaşayacak maddiyatta değilim. Sanal ortamda kazandığım sanal dolarımı bile , üşenmeyip bir kurnazlıkla çaldılar. Gönlüm zengin boşver diyecem ; fakirin serveti aşktır dedim yaa, ondan da muzdaribim…

Yaşasaydı….

Posted in hayata dair with tags , , , , , on Mart 24, 2010 by mmkaraaslan

Yaşasaydı şimdi 6 yaşında olacaktı…

Oysa ben daha doğmadan söyledim korunalım diye. Ben hazır değildim henüz , sen de değildin. Yeni çıkmıştın bir aşk muhaberesinden. Sana hiç sevmediğim halde elimde bir tek bu şehir kaldı demiştim; alma bu şehri de benim elimden… Burası bari bana kalsın sen giderken. Ama sen dinlemedin. Tuttun elimi, sıcaktı: “dokunduğum en sıcak Ağustos akşamı, ellerinde sevdanın yanık kokusu…”

Yaşasaydı şimdi 6 yaşında olacaktı, sevdamız…

Aşk öldü, nasıl bilirdiniz?

Bu sefer

Posted in şiir on Mart 24, 2010 by mmkaraaslan

Sevmekten korkar oldum

Ayrılık türküleri söylemekten

Gülmekten kaçar oldum

Başıma iş gelir diye düşünmekten

Oysa ellerin ne kadar sıcaktı

Ellerimi tutarken

Oysa dudakların sımsıcaktı

Öpüşürken

Bir daha gel sen tut elimi

Bak gözlerime

Buluşsun dudaklarımız birbirine

Bir daha gel sen tut elimi

Bak gözlerime

Bu sefer dönmem olduğum yere…

içerdeyken düşünecek çok zamanım oldu….

Posted in Uncategorized with tags , , , , , , , , on Kasım 30, 2009 by mmkaraaslan

İnsanları tanıdığınızı , hemen her şeyi gördüğünüzü, hatta bazen herşeyi bildiğinizi sanırsınız; ama hayat her zaman okunacak küçük yazılarla dolu bir prospektüs gibidir. Her halde en acı ilaçta askerliğin ta kendisi olsa gerek. 81 milletten her tipte yüzlerce erkeğin buluşup bir arada ne bok yediklerini anlamaya çalışırken , yaşam, doğru ve yanlış, aşk ve nefret, millet ve şerefsizlik, en çok da ego gibi herşeyin birbirine girdiği; kimine göre kısa dönem kimine göre uzun bir dönem …ergenlikten sonra beynin erdenliğinin ırzına geçilen bir yer.
Herkes için ortak iki kavram vardır: içerisi ve dışarısı…. Dedim ben içerdeyken düşünecek çok zamanım oldu, ama düşünebileceğim hiç bir şey aklıma gelmedi, eski sevgililerimi düşünüp üzüldüm , işimden oldum, yeni arkadaşlıklar edindim, sağlığımdan oldum, kafam karakarışık oldu. Bir gün cılız bir sokak kedisini severken , dünyalar güzeli eski sevgilimi düşünüp ağlıyordum, ertesi gün bir grup kısa beyinli uzun dönem tarafından gözleri oyulmuş can çekişen aynı kediden geleceğimden korktuğum gibi kaçıp uzaklaşıyordum… Düşünüyordum , düşünecek iyi bir şeyler bulmaya çalışıyordum. Gece nöbete kaldırıyorlardı, rüyaların en tatlı yerinde; rüyamda askeri bir birlikteydik , çok acı çekiyoduk ama hepsi bir rüyaydı… Nöbete giderken iki nöbetçi daha olur , rüya zannettiklerinin gerçekte olduğunu anlatan, ve sen yalnız yatağa girersin 106 erkekle birlikte aynı koğuşta. Müzik türünüz ne olursa olsun havada biraz arabesk kokusu vardır. Ve akşam üstleri güneşi uğurlamaya binlerce karga gelir urfa semalarına, sesleri bir müzikmiş gibi gelir… Bir haftasonu çarşıya çıkarırlar rica minnet , onlar için bir lütuftur çarşı , hak edilmiş hakkındır bütün hafta boyu. dışarısı adama çarpar güneş altında bira içimiş gibi biraz çakır dolaşırsın ne yapacağını bilmeden. Kahvaltı, internet ve yemektir çarşı , fazla bir beklenti gerektirmez. para gerektirir. Arkadaşlarını özlersin , kendi çarşılarını özlersin, kendi yatağın sana çok sıcak gelir, ve günler geçmez… İçeri girdiğimden beri 130 gün geçti, aramak istediğim hiç bir arkadaşımı arayamadım, anlayışla karşılayın beni yazımdan da anlayacaksınız, değil konuşacak düşünecek bir şey bulamıyorum. Ve içerdeyken düşünecek o kadar çok zamanınız oluyor ki….

Başka bir cumayı beklemek …

Posted in hikaye on Haziran 1, 2009 by mmkaraaslan

Sonsuz karanlık bu yaslı günümde…

Bütün gece gökten inenbu yıldızların önünde…

Bir kaç cümle takıldı bütün gece boğazıma , tıpkı bir yumruk gibi , ve sabaha kadar tekrarladım:” Ne yaptım ben, ben bittim yaa, ben öldüm!”.

Ben ne olduğunu bilmeyen , kendini arayan, haddini bilmeyen bir çocuğum; sense gözünden akan bir damla kanlı tebbessümle insanları kendine çeken bir tanrı! Bu küçük çocuk tanrıyı küstürdü. Aslında sadece “o” olmaya çabalıyordu., aynaya baktığında gözünden akan bir damlı yaşı kanlı bir tebessüme dönüştürme çabasında…

Aslında sandığından daha bencil bir iyimser görünüşlüydü ve bi’ de daha çocuktu. Çocukluğu kendi duygu ve düşüncelerini büyüklerinkiyle karıştırdı ve ortaya hayatının hatası çıktı.

Aslında sadece  ” o kalbi”  biraz daha sıkı tutmak istiyordu, kırıverdi. Ve “yer ve gök birbirine girdi”. Tanıdık büyük , inatçı yıldız kayboluverdi. Bütün gece onu aradı , tanrı penceresini kapatmıştı yıldızlara. Çocuk kalbi kırmış , kendi kalbini yerine bıraksamıymış diye ağladı, kaybettiklerine ağladı.

…Kaybettiği bir şey yok , kazandığı hiçbir şey….

…Ve Şimdi herşey karanlık

Ben yokum artık….

………………………………………………………………………………

8 aralık 2000,Cuma, saat 07:27

Polislerin falez kenarındaki banklarda buldukları mektubun son sözleriydi bunlar: ” ve şimdi herşey karanlık, ben yokum artık…”  Bir grup olay yeri inceleme elemanı kayalıkları araştırırken, su altı ekibi de denizi arıyordu mektubu yazandan geri kalanları bulmak için. Bankın hemen önünde bir ateş yakılmıştı, yanında bir kaç boş bira kutusu ve iki boş ilaç kutusu. Ama asıl ilginç olansa ilacın intihar için kullanılmış olması pek olası değildi ama yine de hastanelere aşırı dozda ilaç alan birinin bu gece gelip gelmediği araştırılıyordu. Doktor alaycı bir şekilde ” Kimse Vermidonla intihar etmez “demişti, gece devriyesindeki olayı araştıran polis amiri Hakan’a. Ve bu konuşma onu oldukça sinirlendirmişti. Bütün amacı onun bu küçük düşürücü konuşmaya yapmasına sebep olan psikopatı bulup gerekli soruşturmayı yapmak istiyordu, ama önce biraz tutuklanmaya karşı koymuş izlenimi vermek istiyordu. Sinirlerine iyi gelecekti.  Aşağıda arama yapanlara bağırdı:

” Bulamadınız mı şu salağı hala!” .

Akşama kadar da bulunmayınca vazgeçtiler, ” nasıl olsa kıyıya vurur cesedi” demişti 20 yıllık polis memuru Adil. ” tabi intihar ettiyse” diye düşündü Hakan.

…………………………………………………………………..

Küçük bir kumar ve herşeyin kaybı!

Aslında ne kadar sevildiğini anlamak için böyle bir kumar gerekmezdi, zaten biliyordu:

” ve bizi bizden iyi kimse tanıyamaz!!”

Tabi her kumarın olduğu gibi bunun da bir koşulu vardı:

“Eğer seni sevimiyorsa kaybedeceğin bir şey yok, ama seni seviyorsa bu kumar o sevgiyi güvene gömecektir”

Önce kapısından ayrılmadı bir süre, Tanrı “git” dedi , gitti bir süre geri döndü tıpkı bir köpek gibi.

” Ne kadar uzağa koyarsan koy geri dönerim”

Bekledi sabaha kadar; belki bir yıldız çarpıp yansıyordur pencerede, belki gökte değil yerdedir, belki bir başka yerde…

Soğuk ilk defa üşüttü, şarkılar ağlattı, karanlık güldürdü, yıldızlar kayboldu, yollar büyüdü, ve şiir öldü, şair öldü, çocuk öldü… Bir kiprit çakıp parkı da yaktı ve yine yalnız kaldı…

” onsuzluk onlayken daha ağır atık

ve gökyüzü hep karanlık…”

………………………………………………………………………………

Hakan bir kere daha okudu elindeki kağıt parçasını :

” onsuzluk onlayken daha ağır atık

ve gökyüzü hep karanlık…”

Bir kısmı yanmış olarak bankın önündeki ateşin içinde bulmuşlardı bu notu, ama yazandan bir iz bulamadılar başka. İzlediği diziler geldi aklına televizyonda, oradaki polisler ne kadar iyi imkanlara sahipti , şimdi onlar burada olsalar çoktan kimin yazdığını bulmuşlardı. Zaten bu diziler, filmler değilmiydi onu bu mesleği seçtiren. Lanet olsundu onlara kimse gerçek hayatta , Türkiye’de işlerin böle yürümediğini söylememişti. Amiri o 20 yıllık polis memuruyla hemfikirdi. ” nasıl olsa kıyıya vurur”. ” tabi gerçekten intihar ettiyse diye geçirdi aklından Hakan bir kez daha. Kimsenin ölmesini istemezdi, hele o görev başındayken asla. Notu yazanın ölmediğini asıl düşündüren şeyse doktorun dediği vermidonla kimse kendini öldüremez lafıydı. Kendini beğenmiş şey ne olacak. Haklı olabilirdi belki sadece çok içmiş kendini kaybetmiş bir ilaç bağımlısıydı. Fazla kafa yormamak lazımdı. Öyle de yaptı , gündüz uyumak ne kadar zor olsa da uyudu.

………………………………………………………………………………

Her sabah böyle uyanmak hiç hoşuna gitmiyordu. hep yorgun uyanıyordu. Ama nedendir bilinmez bazı sabahlar midesi bulansa da , canı yansa da , kollarında kesikler bulsa da kendini hep yeniden doğmuş gibi hissediyordu ve de yorgun. Her gece bir kabus görüyordu. İlk gördüğünü ise hala unutamamıştı çünkü her gün aynı rüyayı görmeye devam ediyordu. Cumaları hariç , cumaları daha korkunç olurdu ama her sabahında kendini yeniden doğmuş gibi hissederdi. Tıpkı bugünkü gibi.

Bir çoğumuzun kahvaltı diye adlandırdığı öğünü sadece cumartesi sabahları yapardı. Peynir, ekmek, bal, tereyağ ve bolca çay ve sigaradan oluşan her zamanki  cumartesi masasını kurdu. Cuma geceleri gördüğü rüyanın ilk gördüğü rüyayla olan alakasını kurmaya çalıştı. Rüyasında Tanrı’yı görmüştü dün gece. Herkez rüyasında Tanrı’yı görmüş birinin huzura kavuştuğunu sanabilir. Onun rüyasında Tanrı onu cennetinin kapısından kovuyordu, milyonlarca kayan yıldızla birlikte cennetten düşen Baran , tıpkı ismi gibi yeryüzüne düşüyordu, binlerce parça halinde. Sonra bir araya gelip ağlayarak , yalvararak geri dönmek istiyordu cennetine, ama gökyüzünün penceresi kapanıyor ve daha önce hiç görmediği bir karanlık içinde buluyordu kendini. Aydınlanmak için yaktığı kibritleyse ne kadar yalnız olduğunu görüyordu ve kibritlerini bitirmemek ve yapayalnız karanlıkta kalmamak için ayaklarının dibindeki kuru otları ateşe veriyordu. Birden ateş bütün çevresini sarıyordu. Küçükken oynadığı oyun parkının ortasında bütün parkı yakarken görüyordu kendini , üstelik yalnız değildi , etrafında tanıdığı herkesin çocukluğu parkla birlikte diri diri yanıyordu. Ölmek istedi bunu seyretmektense ve öldüğünü gördü. İşte bu şekilde uyanmıştı bu sabah uykusundan ölmüştü ve şimdi yeniden dirilmiş gibi hissediyordu kendini.

…. devam edecek